28 Aralık 2015 Pazartesi

Sevilla


Endülüs dendiğinde hepimizin aklına İspanya’nın güneyinde bulunan bölgeden çok daha fazlası geliyor. Endülüs; İslam, Katolik ve Musevi kültürlerinin yüzyıllarca bir arada yaşadığı köklü bir medeniyet. Sevilla gezi notlarıma geçmeden, biraz Endülüs tarihinden bahsetmek istiyorum ki Endülüs sokaklarında gezerken bu medeniyeti daha iyi yaşayabilelim.

Kökenleri Orta Asya’ya kadar uzanan ve o yıllarda Batı Afrika’da yaşayan Berberiler, Emevilerin yayılmacı politikaları sonucunda Müslüman olmuşlar. O zamanlar, Kuzey Afrika valisi olan Nusayr oğlu Musa Avrupa’ya yayılmak için Berberilerden oluşan bir ordu toplatmış. Hazırlanan ordu, Tarık Bin Ziyad komutasında gemilerle İspanya’da bir dağa -bizim Tarık Dağı (Cebelitarık) olarak bildiğimiz yere- ulaşmış. Daha sonra Tarık Bin Ziyad, askerlerinin savaş sırasında daha cesur olmaları ve kaçmamaları için geldikleri tüm gemileri yakmış. Günümüzde kullandığımız “gemileri yakmak” deyimi de aslında bu olaydan geliyor. 

Mağribiler olarak bilinen Müslüman halk, İspanya’ya Endülüs ismini vermiş ve burada güçlü bir halifelik kurmuşlar. O zamanlar pis sulardan dolayı vebadan kırılan Avrupa’nın aksine Endülüs’te erken Orta Çağ Avrupa’sının en görkemli uygarlığı doğmuş. Matematik, mimari ve süsleme sanatları gelişirken, dağlardan getirilen temiz su sayesinde vebadan kurtulmuşlar. Müslümanların kurduğu sulama sistemiyle de tarım ilerlemiş. Tabii tüm bunlarda Yahudilerin katkısını da unutmamak lazım. 
Kısaca bahsettiğim bilgilerin ışığında, Endülüs Bölgesindeki ilk durağım olan Sevilla’yı gezmeye hazırım. Burası bölgenin en büyük, İspanya’nınsa dördüncü büyük kenti. 1929 yılında Latin Amerika ülkelerine yönelik bir EXPO olan Ibero-Amerikano Exposition ve “Keşifler Çağı” temalı 1992 EXPO’suna ev sahipliği yapmış. Bu büyük organizasyonların da kentte bıraktıkları izlere hala rastlamak mümkün. 

Plaza Nueva’da bulunan otelime yerleştikten sonra bir şeyler atıştırmak için meydana açılan portakal kokulu dar sokaklardan birinde yürüyorum. Buralarda birbirinden sevimli küçük tapas satan yerler var. Bar De Copas El Pasaje’ye oturuyorum ve birbirinden lezzetli tapaslarla karnımı doyuruyorum.

Tapas, İspanya’da mezelere verilen isim.
Artık şehri gezmeye hazırım. İlk durağım, 1929 EXPO’su için yaptırılmış La Plaza de Espana yani İspanya Meydanı. Meydandaki yapılar mimar Aníbal González tarafında art-deco tarzda yapılmış. İspanyol yelpazesini andıran meydan, Yıldız Savaşları ve Diktatör gibi birçok filme ev sahipliği yapmış. Ayrıca İspanyol şehirleri için seramikten küçük localar yapılmış.

La Plaza de Espana'nın panoramik görünümü

La Plaza de Espana

Şehir locaları
Murillo Parkından geçerken Kristof Kolomb Anıtı görüyorum. 23 metre uzunluğunda olan anıt, üzerinde aslan heykeli olan iki sütundan yapılmış. Bu iki sütun, Müslümanları İspanya’dan çıkararak İspanya birliğini sağlayan ve Kristof Kolomb’u Yeni Dünya’yı keşfetmek üzere açık denizlere yollayan Kastilya Kraliçesi İsabel ile Aragon Kralı II. Fernando’yu simgeliyor. 

Kristof Kolomb Anıtı
Kentin eski Yahudi Mahallesi olan Santa Cruz, Unesco’nun dünya kültür mirası listesinde yer alıyor. Hediyelik eşya mağazaları, tapas barları ve gezgin gitaristlerinin yanı sıra, iç avlulu beyaz boyalı evleri, taş döşemeli daracık sokakları ve çiçeklerle süslü balkonlarıyla kentin en romantik yeri burası bence. 




Santa Cruz Mahallesi’nde evlerin içini de merak ederek yürürken “İçerisini ücretsiz gezebilirsiniz” yazılı bir levhayla karşılaşıyorum. Eskiden bir Yahudi eviyken, şu an otel olarak kullanılan El Rey Moro Otel’in avlusunu gezme fırsatı yakalıyorum.

El Rey Moro Otel
Bu sevimli evlerin kapıları da en az içerisi kadar davetkâr. Diğer kentlerde olduğu gibi Sevilla’da da kapıları fotoğraflamadan edemiyorum.

Santa Cruz’un kapıları
Santa Cruz’daki bir sonraki durağım Sevilla Katedrali. 12. yüzyılın sonlarında Müslümanların inşa ettiği bir camiyi yıkarak, yerine katedral yapılıyor. Yapımı yaklaşık 100 yıl süren bu yapı, dünyanın üçüncü büyük katedrali özelliğine sahip. 


Katedralin kapısından geçince turunç ağaçlarıyla kaplı avlusu beni karşılıyor. Yıkılan camiden geriye ise sadece abdest alınan bu avlu ve minare kalmış. 

Camiden kalma avlu
Daha doğrusu minarenin üzerine Hristiyanlık sembolleri işlenmiş ve bir de çan eklenmiş.  Var olan yapıyı yıkmadan üzerine yapmalarının en önemli sebebi ise, Hristiyan üstünlüğünü kabul ettirmek.

Çan kulesinin tepesinde inancı simgeleyen bronz rüzgâr gülü var.

Katedralden detaylar

Katedralden tavan detayları
Birçok tarihçiye göre hala tartışma konusu olsa da, katedralin içinde Kristof Kolomb’un mezarı var. 1890’larda yapılan bu mezarı Kastilya, Leon, Aragon ve Navarra krallıklarını temsil eden figürler taşıyorlar.


Katedralin içinde dikkatimi çeken bir diğer ayrıntı ise, 18. yüzyılda Küba’dan getirilen, 7000 notaya sahip ve 46 kişi tarafından çalınabilen org. İnanılmaz bir ses sistemine sahip olan bu org, sonradan otomatik hale getiriliyor.


Katedralin içini gezdikten sonra 104 metre yüksekliğindeki çan kulesine çıkıyorum. Kentin birçok yerinden görülen bu kuleden kent manzarası da bir harika cidden.




Katedralden çıktığımda nerdeyse gün batımı olmak üzere. Güneşin batışını, şehri ortadan ikiye bölen Guadalquivir Nehri üzerinde teknede karşılamak istediğim için hızlı adımlarla nehre doğru yürüyorum. Tekne turundan önceki durağım ise, Torre del Oro yani Altın Kule. Burası Müslümanlar zamanında yapılıyor ve Real Alcazar’ın da savunma duvarlarının bir bölümünü oluşturuyor.

Altın Kule’nin gündüz ve gece görünümü. Geceleri gerçekten de adına yaraşır bir şekilde ışıldıyor.
Teknedeki yerimi aldıktan sonra Altın Kule’den yavaş yavaş uzaklaşıyorum. Suyun üzerinde Sevilla’nın tadını çıkarıyorum. Güneş yavaş yavaş kenti terk ederken, bir yandan tarihi kent dokusu, bir yandan EXPO 92 için inşa edilmiş modern yapılar ve hatta Guinness Rekorlar Kitabı’nda da yerini almış dünyanın tek parça en uzun köprüsü karşılıyor beni. Bir gün yolunuz Sevilla’ya düşerse tekneyle gezinti yapmayı sakın ihmal etmeyin.





Tekne gezintisinden sonra bir şeyler atıştırmak için Mercado Lonja Del Barranco’ya uğruyorum. Dolu dolu geçirdiğim ve bir o kadar da yorulduğum bir gün oluyor. Benim vaktim olmadığı için Sevilla’ya bir gün ayırabildim. Bu güzel kente bir gün yolunuz düşecek olursa, kentin tadını çıkarabilmek için en az iki gün ayırmanızı tavsiye ederim. 

2 yorum: